22 Nisan 2016 Cuma

Şşşt Şşşt Sakin Ol! Kriz Anlarıyla Başa Çıkmanın Altın Kuralları


Kendisini deneyimli anne statüsünde görenler için bile zor anlardır kriz anları. Bağırmalar, çığlıklar, kendini yerden yere atmalar...

Meslek hayatıma ilk başladığımda karma yaş grubuyla çalışma fırsatı bulmuştum. O dönemlerde özellikle 2-3 yaş çocuklarımda sık rastladığım bu durum önce bana bir şaka gibi geldi. Yaşadıkları krizin tarifi mümkün değil. Ve neden tetiklendiğini kestirebilmek çok zor. İlk karşılaştığımda çok korktuğumu ve ne yapacağımı bilemediğimi hatırlıyorum. Ardından işin komik faslı başladı ve bu kriz anları yüzümde bir tebessüme neden oldu. Ve son aşamada da ne yapmam gerektiğini buldum. 6 önemli ipucu var çocuklar sinir küpüne döndüğünde uygulayacabileceğimiz. İşte hayati o 6 madde:


  1. Sakin kal! Sakin Bir Ses Tonu Kullan. Mantığın devre dışı kaldığı bu anlarda birinin aklı başında kalmasına ihtiyaç vardır. İçimizde fırtınalar kopsa da sakinliğimizi korumamız ilk ve en önemli adım.
  2. Çok Konuşma! Açıklama Yapma, Sabırlı Ol. Kriz anında çocuklar kendilerini bambaşka bir diyarda buluyorlar. O anda söylediğimiz hiçbir şeyi dinlemiyorlar. Bizim onlara anlatmaya çalıştığımız her detay, açıklama, sorduğumuz her soru onların zihinlerini daha da bulandırıyor.
  3. Yanında Ol - Uzaklaş! Kısa ve anlaşılır cümleler kurarak onu anladığımızı ifade etmeliyiz. "Şuan çok sinirlisin. Sinirlenmen normal. Üzgünsün. Üzgün olduğunu anlıyorum." Eğer izin veriyorsa sarılabilir, öpebilir ve onu sakinleştiren temaslarda bulunabiliriz. Ya da daha büyük yaş çocuklarında kriz anında bir süre uzaklaşabilir ve kriz anıyla kendisinin başetmesini destekleyebiliriz.
  4. Asla Pes Etme! Kriz anında neye sinirlendiğini öğrenebilir, bir dahaki sefere bunun tekrarlanmayacağına dair ona söz verebiliriz. Fakat bu noktada önemli olan sadece o istedi diye varolan kurallarınızı tamamen değiştirmemek, istediği şeyi anında yapmamak. Orta yolu bulmak ve anlaşmak konusunda kararlı olmalıyız. 
  5. Kriz Sonrası Mutlaka Konuş! Tatlı, küçük bebeğiniz geri döndüğü zaman ve gözyaşları dindiğinde onunla mutlaka konuşmalıyız. Sinirlendiği zaman bunu kelimelerle ifade etmesinin de bir yöntem olduğunu anlatmak zamanla işe yaramaya başlıyor.
  6. Kriz Sinyallerini Yakala ve Önceden Hazırlıklı Ol! Özellikle aç ve yorgun çocuklarımız kriz anlarına daha açık oluyorlar. İhtiyaçlarının karşılanmış olduğundan emin olmalıyız. Ardından tek yapmamız gereken onları tanımaya ve anlamaya çalışarak hangi durumların krizi tetiklediğini farkedebilmek. 
Tüm bunlara rağmen çocuk yetiştirmek zor gibi görünse de, özellikle bu tür kriz anlarının onlar için büyük bir öğrenme olduğunu kabul etmemiz lazım. Kriz yaşayan bir çocuk zorluklarla nasıl başedeceğini öğrenme yolunda emin adımlar atıyor demektir. O tatlı adımlarda ellerinden tutalım yeter.

4 Aralık 2015 Cuma

Eyvah Ben Bir Lohusayım!



Lohusalık denen akıl almaz bir süreç varmış gerçekten. Daha önce bu süreci çok da ciddiye aldığım söylenemezdi. Fakat başa gelince ne menem bir durum olduğunu anlamam uzun sürmedi. Peki nasıl bir şey bu lohusalık diyecek olursanız tek kelimeyle karmaşa diyebilirim. Duygularınız öyle karmaşık bir hale geliyor ki ne zaman ne hissedeceğinizi şaşırıyorsunuz. Üstüne üstlük bu süreçte bir de annelik hüznü denen bir durum varmış. Hiç eksik kalır mı o duygu da daha doğum yapar yapmaz geldi sardı beni. Küçücük elleri ve şaşkın gözleriyle size bakan o minik canlının getirdiği mutluluğun yanı sıra size hissettirdiği derin bir hüzün de var. Peki şimdi ne olacak, nasıl bir hayatım olacak, ona yetebilecek miyim, sütüm yeterli gelir mi, ya emmezse gibi birçok soru zihnine üşüşüyor insanın. Özellikle akşam oldu mu başlar bir hüzün dalgası bedeni sarmaya. Yerli yersiz ağlamalar da cabası. Neden ağladığın ve ağlamak istediğin hakkında en ufak bir fikrin olmasa da ağlarsın. Değişen hormonların eskiye dönme çabası da bu süreçte etkin rol oynuyor hüzünlenmeniz için. Gece uykularının artık çok uzun süre eski düzenine dönmeyeceğini çok geç olmadan kavrayıveriyor insan. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak diyorsun kendi kendine ve geliyor bir ağlama dalgası daha. 

Evet artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Peki neler olacak bugünden sonra;

  • minicik bir beden sizin ruhunuzu derinden saracak,
  • kocaman gözlerini sizin gözbebeklerinize diktiğinde yaşadığınız tüm zorluklar silinip gidecek, 
  • amaan uykusuzluk da neymiş diyeceksiniz,
  • her geçen gün değişen yüzünü hayranlıkla seyredeceksiniz,
  • öğrendiği her hareketi zihninize kazıyacaksınız,
  • gaz çıkardığında mutluluktan havalara uçacaksınız ve çıkan kokuyu parfüm olarak kullanabileceğinizi şaşkınlıkla farkedeceksiniz,
  • koşarak yatağınıza zıpladığında yaşadığı mutluluğu görüp onun mutluluğuna ortak olacaksınız,
  • hep daha güzel ve daha iyiyi hayal ederken bulacaksınız kendinizi,
  • size umut ışığı olacak,
  • korkularınızı silecek,
  • her geçen gün çok daha güçlü olduğunuzu göreceksiniz,
  • eşinizle aranızda çok daha derin bir bağ oluşacak,
  • eşinizle konuşmanın dışında bir dil geliştirecek ve sadece göz göze gelerek inanılmaz kararlar alacaksınız (bazen bunu yapmak durumunda kalacaksınız çünkü),
  • hayatınıza ortak olacak bir bireyin mutluluğunu yaşayacaksınız,
  • onun kendi kararlarını alabilen bir bireye dönüşme sürecini hayranlıkla izleyeceksiniz,
  • onu olduğu gibi kabul edecek ve koşulsuz sevginin ne olduğunu anlayacaksınız ve daha bir çok güzel şey saracak hayatınızı.
Kısaca, evet hayatınız değişecek ama değişen hayatınıza hayran kalacaksınız. Bu hayat bambaşka ve çok güzel! Tadını doyasıya çıkarmaya bakın. İnanın annelik hüznü bile bir başka keyifli. Doyasıya ağlamanın da tadını çıkarmayı sakın unutmayın!  

12 Ekim 2015 Pazartesi

Her Çocuk Huzura ve Barışa Doğar



Bugünlerde yaşadığım derin hüzün henüz karnımdaki minicik yavrum tarafından derinden hissediliyor. Çocuklar kendi dünyalarını bizlere açıyor. Her an her saniye bu sonsuz sevgiyi en derinimizde hissediyoruz. Henüz karnımda olan minik bebeğim bile bana beslediği derin duyguları hissettirebiliyor. Ve tabi ki ben de ona duygularımı derinlemesine hissettiriyorum.

Şuan ona verebildiğim en derin duygu ise acı. İnsanların neden bu kadar karmaşık olduğunu ona nasıl anlatabilirim acaba diye düşünüyorum kendi kendime. Ona neden tüm dünyada insanların birbirlerini öldürdüğünü, tahammülsüz bir yapımızın olduğunu, farklılıkları sevmediğimizi, aynılıklarımızı çekemediğimizi, birlikten hoşlanmadığımızı, hırslarımızın önüne geçemediğimizi nasıl anlatabilirim? Peki her şeyin ötesinde ona doğruyu nasıl gösterebilirim? İnsan olmanın gerçek manasını ona nasıl söyleyebilirim? Tüm bunların açıklamasını yapsam bile nasıl inandırıcı olabilirim?

Bulabildiğim en doğru çözüm insani her duyguyu yaşaması için tüm fırsatları onun önüne serebilmek. Sokakta acı içerisinde kıvranan bir evsiz gördüğünde elinden çekiştirip uzaklaştırmak yerine, gözlemlemesine izin vermek, mendil satan bir yaşıtı ile karşılaştığında empati yapabilmesini sağlayabilmek, dünyada anne babası olmayan çocukların da olduğunu görebilmesi adına yuvaları ziyaret etmek ve onlarla arkadaş olmasını sağlamak ve en önemlisi eleştirmeden, yargılamadan, nefret etmeden, kin duymadan her insana saygı duymasını sağlayabilmek... Bunun için en doğru yol ise benim ruhumdan, benim davranışlarımdan, benim cümlelerimden geçiyor. O beni ve babasını örnek alırken, ona gerçek duygu ve düşüncelerimizi en doğru şekilde yansıtmayı başarabilmeliyiz. Ve bunu o hangi yaşta olursa olsun korkmadan gösterebilmeliyiz.

Aslında her çocuk huzura ve barışa doğar... Duygularını temiz tutabilmek ise bizlerin elinde...




3 Nisan 2015 Cuma

Bugünün Yetişkinleri


Çocukların doğasını paylaşmak istediğim blog sayfamda biz yetişkinleri yazmanın da ayrı bir değer olduğu düşüncesindeyim. Beni bu yazıyı yazmaya zorlayan bir olayı size aktardıktan sonra devam etmek istiyorum yazıma. Bu trajik olay bir pazar günü yemeye doyamadığım bir tatlıcıda tatlımı afiyetle yerken gerçekleşti. İçeri üç yetişkin ve yanlarında beş altı yaşlarında bir kız çocuğu girdi. Dikkatimi çekmelerinin asıl sebebi çocuğun çok yüksek sesle konuşmasıydı. Bir duyma problemi olduğunu düşünmeme neden olan bu özelliği, zamanla yerini başka düşüncelere bıraktı. Şans eseri yanımdaki masaya oturan bu insanlar zamanla daha dikkat çekici bir hal aldı benim için. Oturdukları andan itibaren ellerine aldıkları “akıllı telefonlar”ından bir an olsun bile gözlerini ayırmamaları, dahası yanı başlarında kendini duyurmak için çırpınan çocuğa hiçbir dönüt vermemeleri gerçekten inanılmazdı.  Siparişlerini vermek için kısa bir süre telefondan ayırdıkları gözleri, sipariş verir vermez yine aynı hızla telefonlarına yöneldi. İnanın yarım saat boyunca o güzelim tatlıyı bıraktım ve onları izledim. Acaba ne zaman birbirlerine tek kelime edecekler ya da ne zaman şu yavrucağı birisi duyacak diye sabırla bekledim.  Beklediğim sadece tek bir kelimeydi. Bu tek kelime beklentim yerini umutsuzlukla bari bir göz kontağı olsun dileğine bıraktı ama nafile. Tam yarım saat boyunca ne bir kelime çıktı ağızlarından ne de bir göz kontağı gerçekleşti. En sonunda daha fazla dayanamayıp uzaklaştım oradan. Eğer bunu yaşamamış olsaydım şehir efsanesi canım bu kadar da olmaz diye düşünenlerden olurdum. Bu trajik olaya sahne olmak beni bugünün ebeveynleri noktasında düşünmeye itti.
Biraz olayı yumuşatmak ve günümüz dünyasına bir dönüp bakmak istiyorum. Belki de tüm o bireyler çok yoğun bir iş temposuna sahiptirler… Belki de o an yaptıkları görüşmeler çok önemli… Belki sanal ortamda takip ettikleri oyunun en heyecanlı yerindeler… Belki birbirleriyle iletişim kurmaktan zevk almayan bireyler… Belki çocuğun “gürültüsü”nden bıkmış haldeler… Doğru veya yanlış, haklı veya haksız tüm bu belkiler tek bir kapıya açılıyor o da iletişimsizlik. Ve çağımızın korkulu rüyası haline gelmeye başlayan bu sorun belkilerimize dönüp bir bakmamız gerektiğinin işareti.
Kendimizde var olan düğümleri çözüp ardından çocuğun dünyasına girebiliriz ancak. Bugünün çocukları tabiri günümüzde çok sık duyduğumuz ve devamında hep olumsuz cümleler kurduğumuz klasik bir tabir haline geldi. Özellikle yakındığımız en büyük sorun bugünün çocuklarının iletişim problemleri ve buna neden olduğunu ileri sürdüğümüz televizyon, bilgisayar, tablet, iphone ve türevleri.  Ama bugün tüm bunları geride bırakarak biz yetişkinlerin bugününe bakmamız gerekiyor. Bugünün yetişkinleri teknolojinin doğru ve yanlış kullanımı arasında sıkışmış, geleneksellikten uzaklaşmamaya çabalarken kendini akıntının kollarında bulmuş, doğruyu bilmesine rağmen uygulamada zorlanan, iki arada bir derede kalmış bir halde. Bu halin içler acısı durumunun mağduru ise çocuklarımız.
Çocuğumu bilgisayar başından kaldıramıyorum diyen bir ebeveyn günün kaç saatini bilgisayar başında iş dışı işlerle ilgilenirken buluyor kendini, günün kaç saatini kitap okumaya ayırıyor, günün kaç saati çocuğunu/ eşini/ iş arkadaşını gerçekten dinliyor, günün kaç saati kendini anlatıyor… Hayat öyle hızlı akıyor ki bazen gün içinde bu sayılanları günün sadece yarım saatine sıkıştırmak durumunda kalıyoruz. Tüm gününü anne-babasından ayrı geçiren bir çocuğun akşam geldiğinde paylaştıklarını es geçiyoruz. Duymuyor ve belki de duyamıyoruz. Sadece kısa bir süre durun. Sadece durdurun zamanı! Tüm düşüncelerinizden arınıp, bir mum yakıp, ışıkları kapatın ve durun, dinleyin; dışarıdan geçen arabaların sesini, rüzgarın uğultusunu, akvaryumdaki balığın şıpırtısını, komşunuzun televizyon sesini, yağmuru, karı, hayatı dinleyin. Hızla akıp giden hayatımızı gereğinden daha hızlı yaşarken arada bir durun ve duyun tüm sesleri. En başta da size hevesle bir şeyler anlatan çocuğunuzu duyun. Onu duyun ki ileride onun ağzından dökülen kelimeleri yakalayamamanın ne kadar pişmanlık verici olduğu deneyimini asla yaşamayın… Onu duyun ki o da sizin gibi hayatı duyabilmeyi öğrensin…

“bana da yer açın”


“Çocuğum beni hiç dinlemiyor, onunla bir restorana yemek yemeye gitmeye korkuyorum” cümlesiyle sarsıldım geçen gün. Durumdan yakınan anne çocuğunun kesinlikle onu dinlemediğinden, hiç yerinde durmadığından ve bu yüzden çok zor durumlarda kaldığından yakındı. Gerçekten de zor bir durum. İlk sorduğum soru “peki kreşte nasıl” oldu. Çünkü annenin beklediği ve istediği hiperaktivite tanısı alarak ilaç tedavisine başlamaktı. Bu konuya ayrıca uzun uzun değinmek gerekir o yüzden burayı kısaca atlıyorum şimdilik; hiperaktivite bir rahatsızlık türüdür, bir yaramazlık türü değilAnnesi çocuğunun kreşte bir sıkıntısı olmadığını ve kurallara uyduğunu ifade etti. Peki burada sorun ne?


Benim problem kabul edilen davranışlara karşı bakış açım, çocuğun bize anlatmak istediği bir şeyler var olur her zaman. Eğer bir çocuk problem davranışlar sergiliyorsa aslında bu bir “bana yardım edin, bir problemim var” çığlığıdır. Bu noktada atılan çığlığı duyabilmek ve ona yardımcı olabilmek, “ne yaramaz bir çocuk” etiketinden çok daha işe yarar bir yaklaşımdır.
Bir çocuktan “anne beni yeterince dinlemiyorsun, koyduğun bu sınır benim doğama aykırı, seninle iletişim kurmak istiyorum” gibi cümleler duymanız çok zordur. Bu hislerini size yaramazlık gibi gelen bazı ikazlarla anlatma yoluna gidiyor olabilirler. Bu ikazları dikkate almak sizin elinizde.
Yaşadığımız dönem maalesef anne-babaların çocuklarından “korktukları” bir dönem haline gelmeye başladı. Çocuğuyla vakit geçirmekten korkan, onu yetişkinlerin yoğunlukta olduğu yerlere götürmekten çekinen, kurallarını çocuğa açıklayamayan ve dolayısıyla çocuğun kuralları yıktığı bir yığın aile mevcut günümüzde. Burada ilk dikkat edilmesi gereken kurallar kavramıdır. Kurallarımızın kaçı gerçekçi ve çocuğumuzun doğasına uygun önce bunu bir düşünmeliyiz. Siz 3 yaşındaki bir çocuğu iki saatlik bir seminere götürür ve ondan oturmasını beklerseniz bu kuralınız çok da gerçekçi olmayacaktır. Ya da evde koyduğunuz kurallarınız onun hayatınızda bir yere sahip olmasından çok sizin hayatınıza ayak uydurması yönünde kurallarsa burada da sıkıntılar yaşanacaktır. Fakat bu noktada her evin, her insanın, her ailenin kendi dinamiği ve doğası olduğunu kabul etmek çok önemlidir. Bu nedenle şu kuralı şu şekilde uygulayın demenin ne kadar yanlış olduğunu biliyorum.

Tek söyleyebileceğim evinize dahil olan, hayatınıza dahil olan çocuğunuzla birlikte gerek kendi kurallarınızı esneterek, gerek evinizin yapısını değiştirerek ona bu hayatta ve bu evde bir yere sahip olduğunu hissettirebilmenizdir. İhtiyaçları olan tek şey sizin hayatınızda yeri olduğunu bilmek ve bu koca dünyada sahip olduğu yerin bazı kuralları olduğunu benimseyebilmektir. Bu konuda biz yetişkinler onlara sadece destek olmalıyız. Ve unutmadan çocuklar düzeni severler, onlara düzenli ve kurallı bir hayat sunmak (katı bir disiplinden bahsetmiyorum) ihtiyaç duydukları bir unsurdur. Unutmayın ki siz onların dünyasındaki en değerli varlıklarsınız ve sizin dünyanızda yer edinebilmek onlar için çok önemli! Haydi biraz kenara kayın sadece ve onlara da dünyanızda yer açın; kurallar, düzen, disiplin sizin bu bakış açınızı takip edecektir…

Aman Sakın Düşmesin!


Çocuklarımıza bağlı anne babalar olmak en büyük hayalimiz ve genellikle de en büyük başarımızdır. Fakat bağlı olmak ve bağımlı olmak ayırdını yapabiliyor muyuz? Bu noktada önemli bir kavrama değinmek istiyorum; sembiyotik ilişki. Sembiyoz genel ve özgün anlamıyla, birlikte yaşama anlamına gelir. Biyolojide, iki canlı türünün, bağımlı bir ilişki içinde yaşaması şeklinde tarif edilmekle beraber, bu yaşam biçiminin her zaman her iki taraf için de yararlı olması gerekmez denmektedir. Psikiyatride ise iki insan arasında aşırı bağımlılıkla ve karşılıklı birbirini kullanmayla veya taraflardan birisinin yaşamak için asalakça diğerine tutunmasıyla tanımlanan patolojik bir ilişki olarak tarif edilmektedir. Bu terim ayrıca bebeğin gelişiminde, annesine tam anlamıyla bağımlı olduğu ve bu nedenle ne fiziksel, ne de ruhsal anlamda kendini annesinden ayrı görmediği bir evre için de kullanılır (ayrılma-bireyleşme). Normal kabul edilen bu evrenin aşılamaması bazen ağır patolojilere yol açmaktadır.
Yeni doğanın anneye bağımlı olduğu bir dönem vardır. Şüphesiz ki bu dönemin olması bir gereklilikten kaynaklanır. Bu durum bebeğin anne ile bağımlı bir ilişki içerisinde yaşamasına yani sembiyoza neden olmaktadır. İşte tam bu noktada sembiyoz mutlaka kurulması gereken bir ilişkidir. Ancak sembiyotik ilişkinin çocuğun üç yaşlarına doğru özerkliğini kazanma gayretleriyle birlikte son bulması gerekmektedir.
Bizim kültürümüzde sembiyotik ilişkinin sonlanma evresinde ciddi sıkıntıların yaşandığı gözlemlenmektedir. Annenin bu noktada “eğer ben olmazsam varlığını sürdüremez” algısı ve bilinçaltında geliştirdiği bakış açısı sembiyotik ilişkinin sağlıklı bir şekilde son bulmasını engellemektedir.
Bu nedenle bakış açımızı çocuğumuzun bir birey olduğu inancına doğru yönlendirmek çok önemlidir. O da tıpkı bizim gibi bir bireydir ve kendi ihtiyaçları, ilgileri, istekleri vardır. Özellikle 1 yaşından itibaren yürüme ile başlayan özerkliğini kavrama süreci çocuklar için çok önemlidir. O yaş grubu çocukların yürüme becerisinin getirdiği özerklik algısıyla paralel olarak çok meraklı, bizim tabirimizle yerinde duramayan bir yapısı vardır. Düşünsenize artık birine bağımlı olmadan hareket edebiliyor olmak kim bilir insan zihninde ne tür meraklara yol açan bir süreçtir. Bu özerklik başlangıcında çocuklar için yaşadığımız kaygıları en aza indirmemiz gerekir. Onların düşeceğini düşünerek yaptığımız her davranış önlerine koyduğumuz büyük bir set haline gelmektedir. Ve inanın onlar benlik algılarını, vücut algılarını, düşüp düşmeyeceklerini, yapıp yapamayacaklarını tartan çok zeki varlıklardır. Bunun kanıtı niteliğini taşıyan şu videoya bir göz atalım;
Video hakkında biraz detaylıca yazmak istiyorum. İlk videoda çocuğun geçebileceği kalınlıkta bulunan “köprü” zamanla daha ince bir hale getirilerek 12 cm’e kadar düşürülüyor. Çocuğun attığı adımların bilinçli olduğunun ilk kanıtını tam da burada görüyoruz, çocuk geçemeyeceğini anlıyor, dönüyor ve yardım bekliyor. Ardından tutunabileceği sağlam bir yapı konularak bu bilinçlilik üst düzey bir şekilde ölçülmeye çalışılıyor. Ve gerekli desteğin geldiğine inanan çocuk karşıya geçiyor. Peki bu tesadüf mü, acaba oraya konulan her desteğe güvenecek mi diye bu sefer sağlam olmayan bir destek konularak tekrar ölçüm yapılıyor. Ve sonuç gerçekten inanılmaz! Çocuk desteğin yetersiz olduğunun bilincinde ve tehlikeli bir durum olduğu algısı ile yine geçmeyi reddediyor. 
Sizin varlığınıza güvenmeye ihtiyaç duyan çocuğunuzun kendi varlığının bilincinde olması da bir o kadar önemlidir. Attığı bu adımlara güvenerek işe başlamak, ileride aldığı kararlara saygı duymanızı sağlar. Ve çocuğunuzun aldığı kararları bilinçli bir şekilde almasına yardımcı olur. Peki bizler o minik adımların kararlarına ne derece güveniyoruz? İki elimiz arkasında yürümeyi kaç yaşına kadar sürdürüyoruz?  Minik bir adım, ufak destekler deyip geçtiğimiz, ayakkabısını giyerken sabredemeyip ayağına geçiriverdiğimiz, kıyafetlerini hızlıca giydirip çıkardığımız, içten içe sen bunu yapamazsın mesajını verdiğimiz davranışlarımız çocuklarımızı ne denli etkiliyor sizce? Kullandığımız dilde bile yaşadığımız, yaşattığımız algı nasıldır acaba? Örneğin ayakkabısını ters giyen çocuklarımıza devamlı söylediğimiz “yanlış giymişsin, olmamış, değiştir” ifadesi onun zihninde neler uyandırıyor olabilir? Bunu günde sizinle en az iki kere, anaokulunda ise her bahçeye çıkışında yaşayan bir çocuğun aldığı “yanlış olmuş, giyememişsin, düzelt” ifadeleri  çocuğun zihninde “ben yapamıyorum” sinyallerinin yanmasına neden oluyor olabilir mi? Ve belki de çok basit ama çocuğunuz her ayakkabısını giymeyi denediğinde zihninde oluşan düşünce “acaba yine yanlış mı yapacağım” korkusu mudur? Belki de sadece ayağın o şekilde rahat mı diye sorsak ve düşünmesini sağlasak nasıl olur? (Büyük ihtimalle ayağı o şekilde rahattır çünkü genellikle seneye de giysin diye bir numara büyük almışızdır ama neyse  :) ) Kuracağımız bu cümleyle “ben yanlış mı yapıyorum” düşüncesini sakince “acaba ayağım rahat mı” sorgulamasına bıraksak daha iyi olmaz mı?
Sonuç olarak o minik bedenin nasıl da gerektiğinde yardım talep ettiğini açıkça görebiliyoruz. Bu yardım talebini o istemeden yerine getirmek müdahale etmek anlamına gelmektedir. Ve müdahale etmemiz demek öz bakım gelişim aşamalarını geciktirmemiz demektir. Unutmamalıyız ki öz bakım gerçekleşmeden özgüven gelişemez. Aslında işin sırrı çok basit; sadece birazcık onlara güvenelim yeter…

31 Ekim 2014 Cuma

Yeni bir merhaba daha ...

Uzun süredir planlar yaptığım ama bir türlü içinde kelimeler barındıramayan blog sayfamı yeniden canlandırma hayalleri ile doluyum. Yaptıklarım, yapacaklarım, duyduklarım, dinlediklerim, ruhum hepsi birer kelime olup akacak bu sayfada. Tabi içinde bol bol hayat, doğa, şiir ve çocuk olacak ...