3 Nisan 2015 Cuma

Aman Sakın Düşmesin!


Çocuklarımıza bağlı anne babalar olmak en büyük hayalimiz ve genellikle de en büyük başarımızdır. Fakat bağlı olmak ve bağımlı olmak ayırdını yapabiliyor muyuz? Bu noktada önemli bir kavrama değinmek istiyorum; sembiyotik ilişki. Sembiyoz genel ve özgün anlamıyla, birlikte yaşama anlamına gelir. Biyolojide, iki canlı türünün, bağımlı bir ilişki içinde yaşaması şeklinde tarif edilmekle beraber, bu yaşam biçiminin her zaman her iki taraf için de yararlı olması gerekmez denmektedir. Psikiyatride ise iki insan arasında aşırı bağımlılıkla ve karşılıklı birbirini kullanmayla veya taraflardan birisinin yaşamak için asalakça diğerine tutunmasıyla tanımlanan patolojik bir ilişki olarak tarif edilmektedir. Bu terim ayrıca bebeğin gelişiminde, annesine tam anlamıyla bağımlı olduğu ve bu nedenle ne fiziksel, ne de ruhsal anlamda kendini annesinden ayrı görmediği bir evre için de kullanılır (ayrılma-bireyleşme). Normal kabul edilen bu evrenin aşılamaması bazen ağır patolojilere yol açmaktadır.
Yeni doğanın anneye bağımlı olduğu bir dönem vardır. Şüphesiz ki bu dönemin olması bir gereklilikten kaynaklanır. Bu durum bebeğin anne ile bağımlı bir ilişki içerisinde yaşamasına yani sembiyoza neden olmaktadır. İşte tam bu noktada sembiyoz mutlaka kurulması gereken bir ilişkidir. Ancak sembiyotik ilişkinin çocuğun üç yaşlarına doğru özerkliğini kazanma gayretleriyle birlikte son bulması gerekmektedir.
Bizim kültürümüzde sembiyotik ilişkinin sonlanma evresinde ciddi sıkıntıların yaşandığı gözlemlenmektedir. Annenin bu noktada “eğer ben olmazsam varlığını sürdüremez” algısı ve bilinçaltında geliştirdiği bakış açısı sembiyotik ilişkinin sağlıklı bir şekilde son bulmasını engellemektedir.
Bu nedenle bakış açımızı çocuğumuzun bir birey olduğu inancına doğru yönlendirmek çok önemlidir. O da tıpkı bizim gibi bir bireydir ve kendi ihtiyaçları, ilgileri, istekleri vardır. Özellikle 1 yaşından itibaren yürüme ile başlayan özerkliğini kavrama süreci çocuklar için çok önemlidir. O yaş grubu çocukların yürüme becerisinin getirdiği özerklik algısıyla paralel olarak çok meraklı, bizim tabirimizle yerinde duramayan bir yapısı vardır. Düşünsenize artık birine bağımlı olmadan hareket edebiliyor olmak kim bilir insan zihninde ne tür meraklara yol açan bir süreçtir. Bu özerklik başlangıcında çocuklar için yaşadığımız kaygıları en aza indirmemiz gerekir. Onların düşeceğini düşünerek yaptığımız her davranış önlerine koyduğumuz büyük bir set haline gelmektedir. Ve inanın onlar benlik algılarını, vücut algılarını, düşüp düşmeyeceklerini, yapıp yapamayacaklarını tartan çok zeki varlıklardır. Bunun kanıtı niteliğini taşıyan şu videoya bir göz atalım;
Video hakkında biraz detaylıca yazmak istiyorum. İlk videoda çocuğun geçebileceği kalınlıkta bulunan “köprü” zamanla daha ince bir hale getirilerek 12 cm’e kadar düşürülüyor. Çocuğun attığı adımların bilinçli olduğunun ilk kanıtını tam da burada görüyoruz, çocuk geçemeyeceğini anlıyor, dönüyor ve yardım bekliyor. Ardından tutunabileceği sağlam bir yapı konularak bu bilinçlilik üst düzey bir şekilde ölçülmeye çalışılıyor. Ve gerekli desteğin geldiğine inanan çocuk karşıya geçiyor. Peki bu tesadüf mü, acaba oraya konulan her desteğe güvenecek mi diye bu sefer sağlam olmayan bir destek konularak tekrar ölçüm yapılıyor. Ve sonuç gerçekten inanılmaz! Çocuk desteğin yetersiz olduğunun bilincinde ve tehlikeli bir durum olduğu algısı ile yine geçmeyi reddediyor. 
Sizin varlığınıza güvenmeye ihtiyaç duyan çocuğunuzun kendi varlığının bilincinde olması da bir o kadar önemlidir. Attığı bu adımlara güvenerek işe başlamak, ileride aldığı kararlara saygı duymanızı sağlar. Ve çocuğunuzun aldığı kararları bilinçli bir şekilde almasına yardımcı olur. Peki bizler o minik adımların kararlarına ne derece güveniyoruz? İki elimiz arkasında yürümeyi kaç yaşına kadar sürdürüyoruz?  Minik bir adım, ufak destekler deyip geçtiğimiz, ayakkabısını giyerken sabredemeyip ayağına geçiriverdiğimiz, kıyafetlerini hızlıca giydirip çıkardığımız, içten içe sen bunu yapamazsın mesajını verdiğimiz davranışlarımız çocuklarımızı ne denli etkiliyor sizce? Kullandığımız dilde bile yaşadığımız, yaşattığımız algı nasıldır acaba? Örneğin ayakkabısını ters giyen çocuklarımıza devamlı söylediğimiz “yanlış giymişsin, olmamış, değiştir” ifadesi onun zihninde neler uyandırıyor olabilir? Bunu günde sizinle en az iki kere, anaokulunda ise her bahçeye çıkışında yaşayan bir çocuğun aldığı “yanlış olmuş, giyememişsin, düzelt” ifadeleri  çocuğun zihninde “ben yapamıyorum” sinyallerinin yanmasına neden oluyor olabilir mi? Ve belki de çok basit ama çocuğunuz her ayakkabısını giymeyi denediğinde zihninde oluşan düşünce “acaba yine yanlış mı yapacağım” korkusu mudur? Belki de sadece ayağın o şekilde rahat mı diye sorsak ve düşünmesini sağlasak nasıl olur? (Büyük ihtimalle ayağı o şekilde rahattır çünkü genellikle seneye de giysin diye bir numara büyük almışızdır ama neyse  :) ) Kuracağımız bu cümleyle “ben yanlış mı yapıyorum” düşüncesini sakince “acaba ayağım rahat mı” sorgulamasına bıraksak daha iyi olmaz mı?
Sonuç olarak o minik bedenin nasıl da gerektiğinde yardım talep ettiğini açıkça görebiliyoruz. Bu yardım talebini o istemeden yerine getirmek müdahale etmek anlamına gelmektedir. Ve müdahale etmemiz demek öz bakım gelişim aşamalarını geciktirmemiz demektir. Unutmamalıyız ki öz bakım gerçekleşmeden özgüven gelişemez. Aslında işin sırrı çok basit; sadece birazcık onlara güvenelim yeter…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder